ARZU KAPROL Modacı - İnsanî İnovasyon Tasarımcısı
RÖPORTAJ: Esra YAZDIÇ DEMİR TTGV Kurumsal İletişim ve Medya Yöneticisi
Kaprol ile hem insan merkezli hem de doğa dostu tasarım yaklaşımını, teknoloji ile kültürel mirasın bu yolculuktaki yerini ve eko-tasarımın yarına nasıl yön verebileceğini konuştuk.
Arzu Hanım sizinle ilgili çalışırken sadece bir modacı değil, sürdürülebilirlik uzmanı dedim. Doğru mu?
Tekstildeki sürdürülebilirlik için uzmanlık söyleyebiliriz ama yaşamdaki sürdürülebilirlik alanlarını düşünmek benim bu hayattaki ilgi alanım diyebiliriz.
Peki önce ünvandan başlayalım. İnsani inovasyon tasarımcısı ne demek?
Çok teşekkür ederim bu kıymetli soru için. Bu ünvan bana sevgili yaşam üstadım Tülin Bilen’in armağanıdır ve kıyafetlerimizin bedenimizle olan ilişkisinde hangi kaynaktan beslendiği, neler ve hangi yöntemlerle üretildiğini, tasarım düşünce yöntemini ela aldığım bir yaşam şeklim var. Bunları görerek sevgili Tülin Bilen’in bana armağan ettiği bu ünvan insanî bir bakış açısıyla inovasyon tasarımı yapmaya dair aslında bir kimlik haline geldi. Ben de bunu taşımaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.
Üç kabuk: Kıyafetler mobilyalar ve mimari
‘Bir kimlik haline geldi’ dediniz ama ben sürecinizi merak ediyorum. Bu alana geçerken bir yerde tetiklenmiş olmanız gerekiyor. İş yaşamınızı uzun yıllar modacı olarak sürdürdünüz. Peki, ne oldu da işin bu tarafına kaydınız?
Bunun aslında çok uzunca bir geçmişi var. Çünkü ben eğitim olarak moda tasarımı eğitimi aldım ve mesleğime başladım. Uzun süre de böyle devam ettim. Ancak hayatın içerisinde bulunduğumuz alanlarda bunun sadece moda kelimesi ve moda kavramı dışında bir yerde olması gerektiği fikri beni her zaman çok tetikledi. Bu anlamda 2002-2004 yıllarında başlayan aynı zamanda kurumsal ve teknolojik giysi alanları yaşamımın yarısını oluşturan ve farklı fonksiyonel giysiler, korunma alanları, sağlık alanları, medikal alanlar, savunma sanayi gibi alanlara da kıyafet tasarımı yapmış olmak benim bütünsel bakış açımı tamamen değiştirdi. Öyle projelerde çalışma şansım olabildi ki aynı zamanda bir hayati korunma mekanizmalarını geliştirebilmek ve bunu bir kıyafet üzerinden yapabilmenin modanın çok ötesinde durduğu bir yerden bakıyoruz. Modaya da bakışımızın daha sağlıklı bir yerden olması gerektiğini düşünüyorum.
Tasarım düşüncesine sahip kişiler bu yaşamdaki obje ve tasarım alanlarını üç kabuk olarak görüyoruz. Bizlerin biricik varoluşu ve bunun üzerinde birinci kabuk aslında bedenimize değen giysiler. Ne yediğimize dikkat etmeye çalışıyoruz. Ne düşündüğümüze dikkat etmeye yavaş yavaş çalışıyoruz.
Ama bütün yaşam varoluşumuzu taşıyan bu bedene hangi malzeme değiyor? Bedenimizle malzeme arasında nasıl bir ilişki yaratılıyor? Bunu hiç bilmiyoruz. Bu birinci kabuk için söylediğim.
İkinci kabuk üzerinde var olduğumuz mobilyalar. Yani değdiğimiz malzemeler. Üçüncü kabuksa içinde bulunduğumuz yaşam alanları yani mimari. Dolayısıyla bu üç kabuk olarak baktığımız zaman bütün bedenimizle olan ilişkilerde bunların her birinin birbiriyle hem çok sağlıklı bir ilişki kurması gerekiyor hem de her birinin birbirinden beslenerek bir sistem tasarımı olarak görebileceğimiz yerde ilerlemesi gerekiyor. Benim derdim bunların birbiriyle sağlıklı bir ilişki içerisinde olması ve bunu yaratan zihin ve düşünce sistemlerinin de sağlıklı metodolojilerle ilerliyor olması. Bu düşünce benim çocukluğumdan beri var ama bunu mesleki olarak ifade etme halim tahmin ediyorum 2004 yılında başladı. Dolayısıyla 2004’ten itibaren çalıştığım her bir projede bu bakış açısının getirdiği kaygılar üzerinden çözümleme yöntemlerine gittim.

Sağlık, savunma, tasarım gibi pek çok farklı alanda firmalarla ya da devlet kurumlarıyla çalışıyorsunuz. Örneğin, TÜBİTAK MAM ile yaptığınız projede Antarktika’daki bilim insanlarının kıyafetlerini tasarlamak vardı. Deneyiminizi paylaşır mısınız?
Bu çok özel bir projeydi. Antarktika’yı mesleğimin en kıymetli projelerinden biri olarak hatırlayacağım. Öncelikle Antarktika’ya gidip yerinde bunu inceleyebilme şansına sahip olmak çok kıymetliydi. Çünkü sadece soğukla savaşmıyorsunuz. Savaşınız deniz, hava ve karayla. Hipotermi olmaması için terlemememiz gerekiyor. Çünkü terin vücuda verdiği soğukluk ve donma hissi en büyük tehlike. Buzdağının tepesinde günde 6-7 saat açık havada, eksi 25 derecede terlememeniz ya da üşümemeniz gerekiyor. Bu yüzden kıyafetin kendi kendini klimatize etmesi, terletmemesi gerekiyor. O yüzden onun katman yapısını, içindeki güvenlik alanlarını da ancak acil durumda devreye girecek şekilde yapmak gerekiyordu.
Ankara Keçisinin yününü o kıyafetlerin içinde mi kullanmıştınız? Buradan yola çıkarak gelenekseli ve milli değeri de korumakla ilgili çok önemli bir misyonunuz olduğunu söylemek gerek.
Bu, coğrafyamızda var olan tüm tekstil tasarımcılarının sahiplenmesi gereken ya da benim duyurmam gereken bir misyon. Çünkü öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki zaman geçtikçe bunu daha da kuvvetli bir yerden hissediyorum. Biz şu anda Anadolu coğrafyasında yünden bahsedebiliyoruz, ipekten bahsedebiliyoruz, pamuktan bahsedebiliyoruz, ketenden bahsedebiliyoruz. Bunların her biri doğanın bize armağanları ve bunların her birinin bu coğrafyada var olabiliyor ve doğal olarak yetişiyor olma hali bizim için çok alışageldik bir bakış açısı. Ama dünyanın diğer coğrafyaları için bu hiç alışageldik bir durum değil.
Astronot kıyafetinin yedi katmanından bir tanesi Ankara Keçisi’nin yünü moher. Dolayısıyla bu yünün doğal yapısı gereği doğal UV filtrasyonu var ve sıcak soğuk dengesini de sağlayabiliyor. Bu UV filtrasyonunun Antartika koşullarında ne derece etkili olduğunu test etmeye çalıştık. Bütün seyahat boyunca (yaşkalaşık 2 ay) güvertenin üzerine Ankara Keçisi yünü sabitlendi. UV cilt bariyerimizi de koruyor. O yüzden bu gibi şeyleri giysiler üzerinden yapıyor olmak bize teknolojinin ve doğanın bugünkü aklımızla verdiği armağanlar. Bunları çok iyi kullanmak lazım.
Giysilerle kurduğumuz ilişki hiç sağlıklı bir yerde değil.
Yaşam döngüsü vurgusu bizim için çok kıymetli. O yüzden TTGV Eko Tasarım Komitesini kurmak üzere yola çıktık. Peki, siz yaşam döngüsü dendiğinde nasıl bir yanıt verirsiniz?
Dünyayı ve iklim krizine de sebep olan bu değişimleri etkileyen ve tetikleyen sektörlerin ikincisi olarak tekstil sektörünü nitelendiriyoruz. Dolayısıyla ben de bu sektörün bir temsilcisi olarak bu taraftan cevap vermeyi doğru buluyorum. Şu anda giysilerle kurduğumuz ilişki hiç sağlıklı bir yerde değil. Hem ürün ömrü olarak hem de malzeme kullanımı olarak. Daha çok adette daha ekonomik fiyatlarla üretilmesi hedeflenen markaların genel olarak ürün ömürleri 5 kullanım üzerine kurulu ve aslında bunun dünyaya olan gerçek bedelini ödemiyoruz.
Bir beyaz tişörtün üretilmesi için gerekli su miktarının 2000 litre olduğunu bildiğimiz bir yerde ve onu 5 kere giyeceğimizi düşüneceğimiz bir yaklaşımda ona ödediğimiz bedel o 2000 litrenin bedeli değil. Onun bedelini bizden sonraki jenerasyonlar ödeyecek. Dolayısıyla bunun gibi pek çok örnek var. O yüzden benim buradaki bakış açım ürün ömrünü daha sağlıklı bir yere taşımak. Yani 5 kullanım değil ya da 5 kullanımsa da bunu kullanacak ve o satın alımı yapan kişinin bu konuda bilgilendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Tüketici yerine yeni bir söylem bulunmalı
Tekstil sanayi bu durumda nasıl bir yol haritası belirlemeli?
Bence burada aslında karşılıklı bir ilişki kurulması gerekiyor. Sadece sanayici değil nihai kullanıcı da işin içine dahil olmalı. Ama en başında değiştirmemiz gereken çok temel bir şeyden bahsedeceğim. İnsanlığa verdiğimiz isim bizim şu anda tüketici. Bu bakış açısını ortadan kaldırmalıyız. Belki türetici, belki yeni bir kelime. Sosyologların katkılarına ihtiyacımız var. Türetici gibi bir yaklaşımla çok atık çıkartmayan bir yaşam modeline ihtiyacımız var. Sadece sanayicinin değil kullanıcının da bilinçlenmesini gerektiriyor.
Artık ulaşılabilir olmanın maliyeti çok ucuzladı. O yüzden herkes bir tıkla kapısına gelen her şeyi giymek istiyor. Şu anda gardıroplarımızda satın aldığımız kıyafetlerin yüzde 35’i hiç kullanılmadan eskiyor. Çok yüksek bir oran. Öncelikle bu rakamı çok aşağı çekmek gerekiyor. Satın alırken, “İhtiyacım var mı? Ne kadar kullanmak istiyorum? Neden kullanmak istiyorum? Ürün ömrü bittiğinde ne olacak?” sorularını düşünebilmek gerekiyor. Ne olacak kısmına gelene kadar geçen süreçte çok sağlam bir eğitim lazım.
İnsanları bilinçlendirmek için firmalar neler yapmalı?
Firmaların öncelikle kendi ürün döngüsünü 360 derece yapabilecek bir sisteme dönmeleri gerekiyor. Satılmayan, modası geçtiği düşünülen ya da daha fazla satılamayacak durumda olan ürünler imha ediliyordu. Bunun yasaklanmış olması çok önemli bir yaklaşım. Dolayısıyla şu anda bu ürünlerin bir şekilde döngüsel tasarıma katılım yapması gerekecek. Yani bu ürünlerin değiştirilmesi, yeniden tasarlanması sistemsel olarak yeni tasarım alanlarını da doğuracak. Bir dönüşüm tasarımından bahsediyor olmamız gerekecek.
Avrupa Birliği 2025’te tüm ürünlerde yüzde 25 ya da yüzde 30 oranında dönüştürülmüş ham maddeyi zorunlu kılmayı planlıyormuş. Bu neye yol açar?
Muhtemelen kullanılmayan ürünlerin yeniden elyafa dönüştürülüp bunların yeniden dokunabilir, örülebilir yani yeniden bir kıyafet olabilmesine sebep olacak. Dolayısıyla dörtte birine en azından sisteme yeniden dahil etmeyi gerektiriyor ki bu da çok kıymetli.
Atık savaşları galiba bununla bağlantılı.
Bununla bağlantılı evet.
Moda kültürü sizce sürdürülebilir tasarım için bir tehdit mi yoksa avantaj mı?
Ben hep avantaj tarafından bakmayı tercih eden biriyim. Bu coğrafyanın bize sunduğu armağan ipektir ve bunu da çok kıymetli yapan sevgili Hatay’daki gözümüz gibi baktığımız kıymetli Defne Apollon İpekçilik Kurucusu kıymetli Emel Hanım’ın Barış İpeği’dir. Kelebekler çıktıktan sonra kalan atık kozalardan yapılan kumaşa Barış İpeği denir. İçinde şiddet barındırmadığı için ahimsa kökünden gelir. Şiddetsizlik üzerine kurulup kalan atığın değerlendirilmesi ile üretilir. Dolayısıyla bu ipeği ülke olarak sahiplenmek, bunu büyütmek bile başlı başına ülkenin bakış açısında ne kadar birbirimize bağlı olduğumuzu gösterir. Çünkü bir kozanın bir dut ağacının yetiştirilmesi gerekir. Dut ağacının yetiştirilebilmesi için etrafta hiçbir zararlı kimyasal hatta egzoz dumanı bulunmaması gerekir. Eğer bulunursa kozalar yani kelebekler kozasını kapatamaz. Dolayısıyla koza oluşmaz. Koza oluşamadığı için yani tırtıllar kozayı kapatamaz. Dolayısıyla kelebek olamaz. Bu tamamen birbirine tamamen bağlı bir sistem ve biz insanlar olarak, tüketiciler olarak bunu çok hızlı unutmaya meyilliyiz. Bir şeyleri değiştirmeye dair ümidim var ve bu benim yaşam ümidim olabilir.
Son olarak gelecekte moda nereye gidecek?
Ümidimden bahsedebilirim ancak. Daha minimum sayıda kıyafeti çok fonksiyonlu yaşam alanlarında kullanabilmek. Yani kıyafetlerin bizim cildimizle ve varoluşumuzla ilişki kurabilmesi. Bu anlamda teknolojinin de bize sunduğu alanlarla buradaki alanları ölçebilmek. Çünkü kıyafetler bizim yaşamsal varoluşumuzu ölçebilir durumda.
Nasıl?
Şöyle düşünün en basit haliyle bir saatin bir noktada aldığı datayı kıyafet bütün bedenimizi sararak alabilir. Dolayısıyla iletken malzemelerle -ki aslında yün, ipek için de böyledir- içine gümüş ya da farklı elyaflarla iletkenliği arttırabiliriz. Yaşamsal verileri takip etmek için kıyafetlerden yararlanabiliriz.
Örnek verebilir misiniz?
Sevdiklerimizi uzaktan takip etmek için örneğin. Büyüklerimizin dikey durumda mı ya da düşmüş durumda mı olduğunu ya da kan akış değerlerini ya da oksijen değerlerini sadece saatlerle değil ama vücudun farklı noktalarında kıyafetlerle takip edebiliriz. Dolayısıyla vücudun bütün alanı bu verilere açık bir noktada. İnsan bedeniyle anlamlı ilişkiler kuran kıyafetleri kullanmak, üretmek ve bu coğrafyada bunun çıkışına sağlamak, benim bu alandaki en büyük hayalim.
