Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı

İklim Krizi, Yapay Zekâ ve Gıda Güvenliği: Tarımın Yeni Denkleminde Neredeyiz?

İklim değişikliği, su kıtlığı, küresel tedarik zincirlerinde yaşanan kırılmalar ve artan nüfus baskısı, azalan tarım alanları, tarım ve gıdayı yalnızca ekonomik bir faaliyet alanı olmaktan çıkararak stratejik bir güvenlik başlığı haline getiriyor. Artık ülkelerin geleceği; sadece enerjiye, sanayiye veya teknolojiye erişimleriyle değil, güvenilir ve sürdürülebilir gıda üretim kapasitesiyle de şekilleniyor.

Bu dönüşümün merkezinde ise dijitalleşme, yapay zekâ, hassas tarım uygulamaları ve yeni nesil tarım teknolojileri yer alıyor. Başkent Üniversitesi Gıda Tarım ve Hayvancılığı Geliştirme Enstitüsü Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Cem Erdoğan ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide; Türkiye'nin tarım teknolojilerindeki mevcut konumunu, iklim değişikliğinin yarattığı riskleri, yeni nesil tarım teknolojilerinin üretimde açtığı yeni kapıları ve sürdürülebilir tarımın geleceğini konuştuk. Erdoğan'a göre önümüzdeki dönemin en kritik sorusu yalnızca ne kadar üreteceğimiz değil; bunu hangi kaynaklarla, hangi teknolojiyle ve ne kadar dirençli bir sistem içinde başarabileceğimiz olacak.

Esra YAZDIÇ DEMİR – TTGV Kurumsal İletişim ve Medya Yöneticisi

 

Tarım ve gıda artık bir milli güvenlik konusu haline geldi. Bu alanda ulusal bir eylem planına ihtiyaç var ama önce nereden başlanmalı? Türkiye’de tarımda en riskli alan hangisi?

Son dönemde yaşanan jeopolitik gelişmeler, tarım ve gıda konusunu yalnızca üretim miktarı ya da ekonomik faaliyet başlığı altında değerlendirilebilecek bir alan olmaktan çıkardı. Küresel ölçekte yaşanan jeopolitik kırılmalar, iklim değişikliği, enerji krizleri, su stresi, lojistik aksaklıklar, tarım alanlarının azalması ve genç neslin tarımdan uzaklaşması; tarım ve gıdayı doğrudan milli güvenlik boyutuna taşıdı. Bu nedenle tarım politikalarının artık klasik üretim perspektifinin ötesinde, daha geniş ve bütüncül bir çerçevede ele alınması gerekiyor. Gelecekte ülkelerin yalnızca askeri kapasitesi değil; tarım ve gıda kapasitesinin de uluslararası dengelerde belirleyici olması bekleniyor. Diğer taraftan iklim değişikliğine bağlı riskler, ülkemiz tarımı üzerinde her geçen gün daha görünür hale geliyor. Düzensiz yağış rejimleri, uzun kuraklık dönemleri, ani sıcaklık dalgalanmaları, don olayları, su kaynaklarındaki azalma ve artan biyotik stres faktörleri, tarımsal üretimde öngörülebilirliği azaltıyor. Özellikle su stresi, Türkiye açısından önümüzdeki dönemin en kritik yapısal tehditlerinden biri olarak öne çıkıyor. Tarımsal sulamada yaşanabilecek verimlilik kayıpları yalnızca üretim miktarını değil; gıda fiyatlarını, kırsal kalkınmayı ve sosyal istikrarı da etkileyebilecek potansiyele sahip. İklim değişikliği aynı zamanda zararlı organizmaların, bitki hastalıklarının ve istilacı türlerin yayılım dinamiklerini de değiştiriyor. Geçmişte belirli bölgelerde görülmeyen zararlılar artık farklı iklim koşulları nedeniyle yeni üretim alanlarında ortaya çıkabiliyor. Bu durum pestisit kullanım baskısını, verim kayıplarını ve üretim maliyetlerini artırabiliyor. Süreç; yalnızca tarımsal üretim açısından değil, çevre sağlığı, biyolojik çeşitlilik ve halk sağlığı açısından da çok boyutlu bir risk alanı oluşturuyor. Bu kırılganlıkların azaltılabilmesi için yeni nesil tarım teknolojilerinin üretim sistemlerine hızlı ve etkin şekilde entegre edilmesi büyük önem taşıyor. Buradaki kritik nokta ise, tıpkı savunma sanayisinde olduğu gibi, yeni nesil tarım teknolojilerinde de yerli ve milli kapasitenin güçlendirilmesi.

 

Üreticinin önündeki engel: Finansal kısıtlar

Hassas tarım teknolojileri Türkiye’de ne kadar uygulanıyor? En büyük engel nedir?

Türkiye’de sensörler, uydu verileri, yapay zekâ destekli karar sistemleri ve drone uygulamaları giderek daha fazla gündeme geliyor ve bazı işletmelerde uygulanıyor. Ancak bu teknolojiler henüz tüm üretici kitlesine yayılmış değil. Yüksek lisans öğrencim Sayın Sevim Karasungur ile birlikte gerçekleştirdiğimiz araştırmaya göre üreticilerin %62’si yeni nesil sulama sistemlerini kendi işletmelerinde uyguluyor. Bu oldukça önemli bir gösterge. Çünkü su yönetimi hem ekonomik hem çevresel açıdan kritik bir alan. Ancak ileri teknolojilere baktığımızda kullanım oranlarının hâlâ düşük olduğu görülüyor. Hassas tarım uygulamaları %26, dijital tarım %7 ve veri analizi ise %5,3 oranında uygulanıyor. Bu tablo bize, üreticilerin teknolojiyi kademeli şekilde benimsediğini gösteriyor. Üreticiler önce doğrudan faydasını gördükleri, daha somut ve erişilebilir teknolojilere yöneliyor; ardından daha karmaşık sistemlere geçiş yapıyor.

Üreticilerin önündeki en büyük engel ise finansal kısıtlar. Katılımcıların %59,2’si hibe veya kredi desteğine ihtiyaç duyduğunu belirtirken, %53’ü yüksek faiz oranlarını vurguluyor. Yaklaşık %33’lük kesim ise teknik danışmanlık ve bilgi eksikliğini önemli bir sorun olarak ifade ediyor. Özellikle yüksek maliyetli teknolojiler küçük üreticiler açısından erişilebilir olmaktan uzak kalabiliyor. Bu noktada kademeli finansman modelleri önem kazanıyor:

  • İlk aşamada temel teknolojilere hibe desteği,
  • İkinci aşamada hibrit modeller,
  • Üçüncü aşamada ise düşük faizli kredi mekanizmaları.

Kooperatif temelli ortak teknoloji kullanımı da kritik bir model olarak öne çıkıyor. Örneğin bir drone ya da veri analiz sistemi tek bir üretici için maliyetli olabilir; ancak kooperatif yapıları içinde ortak kullanılabilir. Aynı şekilde yeni nesil tarım teknolojilerinin kiralama modeliyle yaygınlaştırılması da önemli bir potansiyel taşıyor.

Araştırmamızda yaş faktörünün de belirleyici olduğu görülüyor. 31–45 yaş arası üreticiler en yenilikçi grup olarak öne çıkarken, bu grubun %84,2’si yeni teknolojilere açık olduğunu ifade ediyor. Bu oran 60 yaş ve üzeri grupta %43,8’e düşüyor. Bu durum farklı yaş gruplarına yönelik farklı iletişim stratejileri geliştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Cinsiyet açısından bakıldığında ise katılımcıların %83,6’sının erkek olduğu görülüyor. Bu tablo sektörün hâlâ erkek egemen bir yapıya sahip olduğunu gösterirken, kadın üreticilerin desteklenmesi gerektiğini de hatırlatıyor.

 

Doğru teşhisin ve dozun önemi

Yapay zekâ ve veri analitiği ile daha az kimyasalla aynı verim mümkün mü?

Evet, doğru sistem kurulduğunda bu mümkündür. Ancak burada önemli olan “hiç kimyasal kullanmamak” gibi gerçekçi olmayan bir yaklaşım değildir. Amaç; doğru teşhis edilmiş zararlıya, doğru ilaçla, doğru zamanda, doğru dozda ve doğru kalibre edilmiş ekipmanlarla müdahale edilmesidir. Yapay zekâ; sulama ve ilaçlama sistemlerinden toprak ve bitki analizine, hava tahminlerinden zararlı tespitine kadar tarımın birçok alanında kullanılabiliyor. Aynı zamanda biyoçeşitliliğin korunmasına, gıda güvenliğinin sağlanmasına ve iklim değişikliğiyle mücadeleye de dolaylı katkı sunuyor. Tarımda yapay zekâ kullanımı ilk olarak 1985 yılında pamuk üretiminde geliştirilen bir simülasyon modeliyle başladı. O günden bu yana yapay zekâ tabanlı sistemler gelişerek yaygınlaştı ve son 25–30 yıldır Türkiye’de de farklı uygulamalarla karşımıza çıkıyor. Bugün yapay zekâ destekli sistemler; veri toplama ve analizinde, ürün tahmini ve üretim planlamasında, zararlıların erken tespitinde ve otomatik tarım makinelerinin yönetiminde etkin şekilde kullanılıyor. Nesnelerin interneti (IoT), sensör ağları ve bulut bilişim teknolojileriyle entegre çalışan bu sistemler, çevresel koşullara göre daha bilinçli kararlar alınmasını kolaylaştırıyor. Örneğin yalnızca hedef zararlıya yönelik, doğru dozda tarım ilacı uygulanmasını mümkün kılarak hem verimliliği artırıyor hem de insan, çevre sağlı ve biyoçeşitliliğin korunmasına katkı sağlıyor. Tarım; yalnızca bitkisel ya da hayvansal üretimden ibaret olmayan, doğal kaynak yönetiminden teknolojik uygulamalara, gıda güvenliğinden ekonomik kalkınmaya kadar uzanan çok yönlü bir sistemdir. Bu nedenle yapay zekâ teknolojilerinin etkin kullanımı kadar, bu sistemleri anlayan ve doğru yönlendirebilen uzman insan kaynağının yetiştirilmesi de büyük önem taşıyor.

Küresel ölçekte yapay zekâ destekli tarım uygulamalarının pazar büyüklüğünün 2023 yılında 1,7 milyar dolar olduğu ve 2028’e kadar yaklaşık üç kat artarak 4,7 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. Yapay zekâ destekli sistemlerin gübre kullanımını %25 azaltma ve toplam üretim giderlerinde yaklaşık %10 tasarruf sağlama potansiyeli bulunuyor. Örneğin yaprak özsuyu analiz edilerek yaprakta eksikliği bulunan bitki besin maddesi ya da maddeleri sadece bitkiye verilerek gereksiz kimyasal girdi kullanımın önüne geçilebiliyor. Yine sadece bulaşma olan alanlar erkenden belirlenebildiği için sadece küçük bir uygulama ile tarlanın tamamını ilaçlamadan sorun çözülebiliyor. Bunlar girdi maliyetini düşürürken aynı zamanda çevredeki biyolojik çeşitliliğimizin ve doğal kaynaklarımızın da korunmasına önemli katkılarda bulunuyor. Ayrıca dijitalleşmenin desteklenmesiyle birlikte, tarımdan uzaklaşan genç neslin yeniden sektöre ilgi göstermesi de bekleniyor. Ancak bu konunun sosyoekonomik boyutları olduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

 

Sürdürülebilir alternatiflerde Türkiye hangi aşamada? 

Türkiye’de biyolojik mücadele, biyoteknik mücadele, entegre mücadele, iyi tarım uygulamaları ve akıllı tarım konularında ciddi bir uzmanlık ve bilgi birikimi bulunuyor. Ancak bu uygulamaların sahadaki yaygınlığı; ürün desenine, bölgesel koşullara ve üretici profiline göre değişiklik gösterebiliyor. Türkiye bu dönüşümde “başlangıç noktasında” değil; ancak henüz “tam yaygınlaşmış” bir aşamada da değil. Buradaki en kritik konu, sürdürülebilir alternatiflerin yalnızca proje ya da pilot uygulama düzeyinde kalmaması; üreticinin günlük karar destek mekanizmalarının doğal bir parçası haline gelmesi. Bu da daha fazla eğitim, daha fazla teknik yayım çalışması ve sahada daha güçlü bir etkileşim gerektiriyor.

Çiftçi davranışı...

Dijital tarım çiftçi davranışını değiştiriyor mu?

Evet, dijital tarım üretici davranışlarını değiştiriyor. Ancak bu dönüşüm her üretici grubunda aynı hızda gerçekleşmiyor. Büyük ölçekli, ihracata çalışan veya sözleşmeli üretim yapan işletmeler dijital araçlara daha hızlı uyum sağlayabiliyor. Küçük ve orta ölçekli üreticilerde ise güven, maliyet, teknik destek ve alışkanlıklar belirleyici faktörler olarak öne çıkıyor. Eğitim seviyesi de burada önemli bir farklılaşma yaratıyor. Üniversite ve üzeri eğitim alan üreticiler teknoloji kullanımında daha ileri bir noktada yer alıyor. Bu grup aynı zamanda internet ve sosyal medya gibi dijital bilgi kaynaklarına daha fazla erişim sağlıyor. Dolayısıyla dijital okuryazarlık, teknolojinin benimsenmesinde belirleyici unsurlardan biri haline geliyor. Üretici; kullanılan teknolojinin kendisine verim, kalite, maliyet avantajı ya da pazar erişimi sağladığını gördüğünde davranış değişikliği daha kalıcı hale geliyor.

Dikey tarım, hidroponik ve kontrollü ortam tarımı çözüm mü, niş alan mı?

Dikey tarım, hidroponik sistemler ve kontrollü ortam tarımı; özellikle su kaynaklarının sınırlı olduğu, üretim alanlarının daraldığı veya yüksek katma değerli ürünlerin hedeflendiği koşullarda Türkiye açısından önemli bir potansiyel taşıyor. Bu sistemleri tarımın tamamını dönüştürecek tek ve genel bir çözüm olarak değerlendirmek doğru olmaz. Daha çok belirli ürünler, belirli pazarlar ve belirli iklim-risk koşulları için stratejik bir tamamlayıcı alan olarak ele alınmaları gerekiyor. Dolayısıyla kontrollü ortam tarımı, geleceğin tarım sistemleri içinde önemli bir araç olabilir; ancak tüm üretim sistemlerinin yerine geçecek tek model olarak görülmemelidir.

Karbon ayak izini azaltan teknolojiler ve çiftçiye ekonomik fayda

Tarımda karbon ayak izini azaltan teknolojiler; enerji verimliliği, su yönetimi, hassas gübreleme, atıkların değerlendirilmesi ve dijital izleme sistemleriyle birlikte düşünülmelidir. Burada önemli olan yalnızca üreticiye çevresel sorumluluk yüklemek değil; aynı zamanda ekonomik karşılığı olan modeller geliştirebilmektir. Eğer kullanılan teknoloji çiftçinin mazot, su, gübre, ilaç ya da işçilik maliyetlerini azaltıyorsa, karbon ayak izini düşürürken aynı zamanda ekonomik fayda da sağlayacaktır. Kalıcı dönüşümün sürdürülebilir hale gelebilmesi için çevresel fayda ile ekonomik kazanımın birlikte ilerlemesi gerekiyor.

Start-up ekosistemi doğru problemlere mi odaklanıyor? En büyük fırsat nerede?

Türkiye’de tarım teknolojileri girişimleri açısından ciddi bir dinamizm bulunuyor. Ancak zaman zaman sahadaki gerçek ihtiyaçlarla geliştirilen teknolojik çözümler arasında mesafe oluşabiliyor. Tarımda başarılı olacak girişimler yalnızca iyi yazılım geliştirenler değil; çiftçinin, ziraat mühendisinin, gıda sanayisinin ve kamu otoritesinin gerçek ihtiyaçlarını doğru okuyabilen girişimler olacaktır. Bugün en büyük fırsat alanları arasında; iklim risk yönetimi, su verimliliği, pestisit kullanımının optimizasyonu, izlenebilirlik ve atıkların döngüsel ekonomiye kazandırılması yer alıyor.

Artık tarım, gıda ve iklim teknolojilerini birbirinden ayrı başlıklar olarak değerlendirmek mümkün değil. Bunların tamamı, aynı sistemin birbiriyle bağlantılı parçaları olarak ele alınmalı.


TTGV e-bültenine katılmak ve
bizden haberdar olmak için
kayıt olabilirsiniz.